5 Mayıs 2015 Salı

SEVGİLİ EBEVEYN LÜTFEN OKUR MUSUN?


 
Sevgili anne ve babalar, göz bebeği evlatlarınızın bazı davranışları sizleri üzüyor, zaman zaman sinirlendiriyor mu? Bu çocuk nasıl böyle oldu?, Biz seni böyle mi yetiştirdik? sorularını sıkça mı sormaya başladınız? ya da neler yapsam çocuğum erdemli, ahlaklı, dürüst olur? diye kendinize soruyor musunuz....
Gelelim cevaplara.... Aklınızdan çıkarmamanız gereken en önemli şey, çocuklarınızın sizleri model aldıklarıdır. Çocuğunuz doğumundan itibaren ilk olarak anne ve babasını gözlemler. Yaşı ilerledikçe sosyal çevreyle etkileşime girer ancak anne ve baba davranışlarının tabiri caizse temelini atarlar. İşte bu noktada sizlere birkaç hatırlatmada bulunmak isterim.
Çocuklarınızın size saygı göstermesi ve iltifat etmesini istiyorsanız;
Çocukların kusurlarını suçlarını alay ve hakaretle karşılamayın, her şeylerini tenkit etmeyin zira tenkit edilen çocuk çekingen olur(Olumlu tenkitler hariç). Onları yargılamadan dinleyin ve onları anlamaya çalışın. Onlara yetişkin bir birey gibi yaklaşın ve saygı gösterin. Çocuk diye küçük görmeyin, o anlamaz demeyin.
Çocuklarınızın saygılı  olmasını istiyorsanız;
Ona karşı daima güler yüzlü olun. Küçük kabahatlerini cezalandırmayın. Onun hislerine değer verin ve bunu gösterin. En zor olanı göstermek. Çoğunuz neyin doğru olduğunu bilir ancak bu doğruyu davranışa dönüştürmez/dönüştüremez. Merak etmeyin otoriteniz falan sarsılmaz, daha da güçlenir. Özellikle babalara sözüm.
Çocuklarınızın sözünüzü dinlemesini istiyorsanız;
Henüz çocukluk döneminden itibaren, sorumluluk bilinci kazandırmak çok önemli ancak onlardan yerine getirebilecekleri şeyleri isteyin. Kuru tehdit savurmayın. Çocukların kardeşlerini sevmeleri için birini cezalandırırken, öbürünü mükafatlandırmayın bu düşmanlığa yol açar. Birini severken ve takdir ederken aynı şeyleri diğerine de yapın. Birbirlerine hakaret ettikleri zaman hemen araya girin. Ceza verirken suçun kimde olduğuna bakın. En önemlisi tüm kararları verirken obektif olarak onları dinleyin.
Çocuklarınızın güvenini kazanmak istiyorsanız;
Sözüm ilk olarak özellikle annelere. Çocukları babaları ile korkutmayın, babasından ve annesinden her olumlu hareketinde destek göreceğini anlatın. Onların sevinçlerini paylaşın, acılarına ortak olun, size bir şey sorduklarında ilgiyle cevap verin. Çocukların size güvenmesini sağlamak için onlara boş vaatlerde bulunmayın, vaadinizi yerine getirin, eşler olarak birbirinize saygı gösteriniz çocuklarınızın önünde birbirinize karşı kırıcı davranmayın.
Çocuklara insanları sevdirmek istiyorsanız;
Onlara daima iyi insanlardan bahsedin. Dünyadaki yardımlaşmadan ve iyiliklerden söz edin. Biilmelisiniz ki onların yeşermekte olan beyinlerini siz nasıl programlarsanız, ona inanırlar. Bilin ki öğrenilmiş ve kanıksanmış bilgilerin, algılamaların değişimi çok zordur. Yani yaşı otuza da gelse birçok şeyi gözlemlese de sizin o ilk ektiğiniz tohumlar, hep O’na çağrışım yapacaklar.
Çocuklarınızın kıskanç olmamasını istiyorsanız;
Çocuğun yanında durumu iyi olanları çekiştirmeyin. Varlıklı, işi yerinde, mutlu insanların başkalarını düşünmeyen insanlar olduğunu söylemeyin. Çalışmanın önemli olduğunu ve rızkın Allah tarafından garanti edildiğini öğretin.
Çocuklarınızın hayal ve kabus görmemelerini istiyorsanız;
Onlara sihirden, büyüden, peri masallarından, Kaf dağının ardındaki devden, kötü kalpli cadıdan vs bahsetmeyin. Özellikle televizyona kota koyun, yaşlarına uygun olmayan programları izlettirmeyin yapamıyorsanız siz de izlemeyin.
Çocuklarınızın inatçı olmamalarını istiyorsanız;
Onların her istediğini yerine getirmeyin, çünkü böyle bir durumda istediği şeyi alamayan çocuk inatlaşabilir. Yalnızca onların haklı isteklerini yerine getirin.Eğer çocuk illa da istiyorum diye tepinmeye başlar ve sizde bundan sonra istediğini yerine getirirseniz çocuk haklı haksız her istediğini elde etmek için tepinir.
Çocuğunuzun yalancı olmamasını istiyorsanız;
İlk olarak siz yani anne ve babalar “yalan söylemeyin”. O’na sürekli yalanın kötülüğünden bahsedin, daha küçüktür diye yalanlarını hoş görmeyin. Eğer çocuk suçunu itiraf ediyorsa O’nu cezalandırmayın. Çünkü bazı durumlarda çocuk sırf yalandan kurtulmak için yalan söyler.
Çocuklarınızı amaçlı, enerjik ve hayata sıcak bakan bir fert yapmak istiyorsanız;
Onlara ders yönünden fazla baskı yapmayın, bunun yerine dersin öneminden bahsedin. Onu hoşlandığı ve yeteneği olduğu mesleğe yönlendirin. Çocuğu sosyal faaliyetlere katın (Spor faaliyetler,Halk oyunları,satranç,resim vb.).  Eğer ilk çocukluk döneminden itibaren sorumluluklarını bilen bir birey olarak yetiştirmişseniz işiniz daha kolay.
Çocuklarınızı düzene ve temizliğe alıştırmak istiyorsanız;
Öncelikle siz düzenli ve temiz olun. Yataklarını ,oyuncaklarını,kitaplarını ve düzelttiklerinde tebrik edin ve onlara ödül verin. Ama her zaman ödül vermeyin. Zira ödül araç olmaktan çıkıp amaç olabilir. Çocuklara dürüstlük aşılayın,mutluluğun sadece  parada ve zenginlikte olmadığını canlı bir örnekle anlatın. Onlara hep şefkatle ve sabırla yaklaşın.
Çocuklarınızın cimri olmamalarını istiyorsanız;
Paraya çok değer vermeyin. Fakirleri ve yardıma muhtaç olanları koruyun, kollayın. Çocuğunuzun yanında yardıma ihtiyacı olanlara yardım edin. Bu onlarda merhamet duygusunun gelişmesine yol açacaktır. Komşusu aç iken tok yatılamayacağını onlara aşılayın.
Çocuklarınızın sağlıklı olarak yaşamlarını sürdürmelerini istiyorsanız;
Çocuklarınızın üstüne çok titremeyin.Temiz havadan, kırdan, güneşten istifade ettirin. Vücudunu ilaca alıştırmayın.Yemeğini düzenli yemesi için (Mümkün olduğunca) yemek saatleri dışında yemek yemesine müsaade etmeyin. Evde bir takım kurallarınız olsun. Yemek saati gibi.
Çocuklarınızın düzgün, erdemli, ahlaklı olmalarını istiyorsanız;
Çocuklarınıza islamı öğretin. Öncelikle islamı sizler yaşayın, yaşayin ki sizi örnek alsın. Çocuk sağını ve solunu öğrendiğinde O’na namaz kılmayı öğretin. İslamdan bahsedin. İslamı yaşayın ve yaşatın.

Bir çocuk, düşman bir çevrede yaşarsa, kavga etmeyi öğrenir.
Bir çocuk korku içinde yaşarsa, korkmayı öğrenir.
Bir çocuk kıskançlık içinde yaşarsa, nefret etmeyi öğrenir.
Bir çocuk ona cesaret veren bir çevrede yaşarsa, kendine güvenmeyi öğrenir.
Bir çocuk onu öven bir çevrede yaşarsa, o da takdir etmeyi öğrenir.
Bir çocuk sevgi  içinde yaşarsa, sevmeyi öğrenir.
Bir çocuk kendine değer veren bir çevrede yaşarsa, bir gayesi olduğunu öğrenir.
Bir çocuk dürüst muamele görürse, adaletin ne olduğunu öğrenir.
Bir çocuk doğruluk içinde yaşarsa, hakikatin ne olduğunu öğrenir.
Bir çocuk daima dostluk, güler yüz anlayış gösteren bir çevrede yaşarsa, dünyanın içinde  yaşanacak güzel bir yer olduğunu öğrenir.
Kısaca ,çocuk yaşadığı çevreyi örnek almayı öğrenir.

ERKEK ERGENLERİN KURALDIŞI DAVRANIŞLARINDA BABA ETKİSİ



Bugün ki yazımda, babanın kişilik özellikleriyle erkek ergenlerin kuraldışı davranışları arasındaki ilişkilere değinmeye çalışacağım.
Çocuk gelişiminde annenin etkin rolü uzun yıllardır bildiğimiz bir gerçekliktir ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, annenin yanında babanın da önemini dikkate almış ve çocukların gelişiminde anne ve babanın birlikte rol oynadığına hatta değişen sosyal ve ekonomik koşulların, çocuğun gelişim sürecinde babanın öneminin ön plana çıktığına dikkati çekmiştir.
Babanın aile içinde çocuk ile iletişimi arttıkça çocuğun davranışlarını etkileme özelliği de artmaktadır. Özellikle erkek çocuk prestij modeli olarak kabul ettiği babanın davranışlarını içselleştirir ya da biyolojik olarak sahip olduğu yatkınlıkları ortaya çıkartma yatkınlığı gösterebilir. Bu davranışlar olumlu ya da olumsuz olabilir. Kural dışı davranışlar olumsuz davranışlara örnek verilebilir.
Kuraldışı davranışlarda ergenlerin yetişkinlere oranla daha fazla kuraldışı davranış sergilediği; cinsiyet faktörünün kuraldışı davranışlarla ilişkisine baktığımızda ise, erkek ergenlerin, söz konusu davranışları daha fazla yaptığı görülmektedir.
Acaba erkek ergenlerin kural dışı davranışları ile babalarının kişilik özellikleri arasında bir ilişki var mıdır?
Yapılan araştırmalarda liseli ergenlerde, kuraldışı davranışlar arasında en yüksek yüzdeye sahip davranışın, kopya çekmek olduğu, bunu, statü suçu ve başkalarını kandırma ile statü suçu ve okul kurallarına aykırı davranmanın takip ettiği görülmüştür. Baba ile yakın ilişkide bulunan çocukların, daha uyumlu olduğu, benlik saygılarının daha yüksek olduğu, okulda daha iyi fonksiyon gösterdiği, daha az antisosyal davranışlar sergilediğine dair çalışmalar bulunmaktadır.  Ayrıca, madde kullanan ergenlerin ebeveynlerinin, madde kullanmayan ergenlerin ebeveynlerine oranla daha fazla kişilik bozukluğu tespit edilmiştir.
Tüm bu araştırmalar aslında öğrenme kuramları ile önemli ölçüde örtüşmektedir. Bandura, normal büyüme sancıları olarak nitelendirdiği bu davranışları, öğrenme ve aile veya çevreden model almanın temellendirdiğine değinmiştir. Yetişkin modeli örnekleri televizyondan da aktarılırsa da baba ve anne birinci derecede model teşkil etmektedir.
Ergenlikte kuraldışı davranışlarda aile ve çevresel nedenler bağlamında çocuğun kuraldışı davranışlara yönelmesindeki en önemli nedenlerden birinin, anne veya babanın çocuğa önemli model oluşturamaması olduğu bilinmektedir.  Anne-baba tutumu, sosyo-ekonomik düzey, ergenin ilgileri, ergen üzerinde kurulan aile kontrolü, duygusal istismar, aile bağları gibi konularla ilgili araştırmalara rastlanırken, babanın kişilik özellikleri ile ilişkisine dayalı yeteri kadar araştırma yapılmadığını da burada belirtmek isterim.
Biz bu yazımızda bu konu üzerine birkaç kelam etmek niyetindeyiz.
Babaların kişilik özelliklerinden, insanlara güvenmeyen, işbirliğinden çok, yarışmaya eğilimli, bağımsız, mücadeleci, uyanık, tepkisel, şüpheci, kendini düşünen gibi özellikleri ağır basanların, erkek ergen çocuklarında madde kullanımı ve satışıyla birlikte, kavgalarda kesici silahlar kullanmayla ilgili davranışlarında diğer ebeveyn özelliklerine sahip ergenlere göre artış görülmektedir. Ayrıca bu gençlerde öfkeyi kontrol edemeyip başkalarına saldırgan davranışlarda bulunma ve kavgalara karışma davranışlarının arttığı görülmüştür.
Babanın kişilik özelliklerine bakıldığında muhafazakar, yeniliğe dirençli, ince düşünmeyen, ilgi alanları sınırlı, geleneksel gibi özellikleri ağır basanların, erkek ergen çocuklarında, çocuk/genç olma statüsüne uygun olmayan davranışlar ve okul kurallarına aykırı davranışlarının arttığı görülmektedir. Ayrıca, bu baba kişilik özelliğine sahip erkek ergenlerin hırsızlığa oranla ciddiyeti daha az olan haber vermeden başkalarının eşyalarını alma gibi davranışlarının arttığı görülebilmektedir. Araştırmalarda muhafazakar, yeniliğe dirençli, ince düşünmeyen, ilgi alanları sınırlı, geleneksel gibi özellikleri baskın babaların, erkek ergen çocuklarında, çocuk/genç olma statüsüne uymayan ve başkalarını aldatmaya yönelik davranışlarında artma görülmüştür.
Burada belirtmek gerekir ki; ergenlik döneminde yoğun yaşanılan öfke duygusunun sevgi, korku, hoşlanma gibi temel duygulardan biridir ve bu durum ergenin karşılaşacağı baskı, engellenme, hayal kırıklığı, incinme, korku, haklarının çiğnenmesi karşısında gösterdiği duygusal bir tepkidir.
 Bu noktada; ergen, babasının yeniliğe dirençli, geleneksel, muhafazakar yapısının doğurduğu davranışlarla karşılaştığında, engellenme, hayal kırıklığı ve haklarının çiğnendiğini düşünebilir. Bu duygular neticesinde öfkesi artan ve kendisini daha doğru nasıl ifade edebileceğini bilemeyen ergen, öfke duygusunu sözel olarak veya davranışa dökülerek dışarıya aktarabilir.
 Araştırmalarda elde edilen bulgulardaki ortak nokta, babanın Gelişime açıklık ve Yumuşakbaşlılık/Geçimlilik temel faktörtörünün erkek ergenin gerçekleştirdiği kuraldışı davranışlar ile ilişkisidir. Bandura’daki özdeşleşme kurulan modelin bir insan olmayabileceği, kurgu, tarihi kahraman, genellenmiş ideal kişi de olabileceği bilinmektedir. Bu bağlamda bulgular, özdeşleşilen modelin baba veya babanın davranışsal yansımalarının kural dışı davranışlara neden olan ve ailesel faktör olduğu düşünülebilir.
Demografik bilgilerden elde edilen babaların yaşı, işi ve stresi ile ilgili değişkenler ve erkek ergenlerin kural dışı davranışları arasında ki ilişkiye baktığımızda ise; baba yaşı ve babanın iş stresi, ergenin kuraldışı davranışlarındaki sıklıkta fark oluşturmamaktadır.
Erkek ergenlerin, kuraldışı davranışları içinde yer alan binalara zarar verme davranışı, babası çalışmayan ergenlerde daha sık görülebilmektedir. Belirtmek gerekir ki; lise öğrencilerinin özsaygı düzeylerini etkileyen etmenlerin belirlenmesine yönelik yapılan çalışmada, örneklem içindeki en düşük özsaygı düzeyine sahip olan öğrencilerin, babaları işsiz olan öğrenciler olduğu bulunmuştur.  Yani, ergenin babasının çalışmamasının, ergende özsaygının düşmesine neden olabileceği ve özsaygısı düşük ergeninde diğer ergenlere oranla kuraldışı davranışlara daha yatkın olduğu görülecektir.
Erkek ergenlerin kuraldışı davranışları içinde yer alan statü suçu ve okul kurallarına aykırı davranışlarına bakıldığında, babaları ilköğretim mezunu olan erkek ergenlerin, statü suçu ve okul kurallarına aykırı davranışları, babaları lise ve üniversite mezunu olan ergenlere göre daha fazla gerçekleştirdikleri bulgusuna ulaşılmıştır. Bir başka araştırmada, üniversite öğrencilerinin sürekli öfke ve öfke ifade biçimi düzeylerini incelenmiş ve ebeveynleri ortaokul mezunu olan öğrencilerin öfkelerini dışa vurma düzeylerinin lise ve üniversite mezunu ebeveynlerin çocuklarına göre daha yüksek olduğuna ulaşılmıştır.
Türkiye gerçeğini göz önünden ayırmadan ifade etmem gerekir ki, babaların artık bir dost, bakıp büyüten kişi, hayat arkadaşı koruyucu figür, rol model, ahlaki rehber, öğretmen ve içinde yer aldığı kültürel gruba ve tarihsel döneme göre önemi değişen, evi geçindiren birey olarak daha önemli roller üstlenmeleri gerekmektedir.
Çocuğun yetiştirilmesi ve gelişimi açısından, babaların durumun farkındalık seviyelerinin artırılması ile birçok sorun önleyici rehberlik açısından gereklidir.

KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ İLE AKADEMİK BAŞARI ARASINDA NASIL BİR İLİŞKİ VARDIR?



Kişilik, birçok alanla ve kavramla ilişkilendirilerek çalışmalar yapılmakta olan ve üzerinde çalışılmaya devam da edilecek olan bir muamma…
Kişiliğin, ilişkilendirildiği kavramlardan birisi de “başarı” kavramıdır. Türk Dil Kurumu’ndaki tanımlamaya göre; Başarı genel olarak, “kişinin yetenek ve yetişmeye bağlı olarak gösterdiği anlık ya da eylemsel etkinliklerinin olumlu ürünü” şeklinde tanımlanmaktadır. Akademik başarı ise bir eğitim veya öğretim kuru
munda, okutulan derslerde geliştirilen ve öğreticiler tarafından takdir edilen notlarla ya da her ikisi ile belirlenen beceriler veya kazanılan bilgilerdir.
Bazı araştırmacılar tarafından bireylerin eğitim ve iş hayatında başarılı olabilmeleri için, bilişsel yetenekler yanında belirli kişilik özelliklerine de sahip olması gerektiği ileri sürülmüştür. Bu kapsamda, kişilik özelliklerinin öğrencilerin akademik başarıları ile ilişkili olduğu yönünde özellikle yabancı yazında çalışmalar vardır.
Üniversite sınavlarına hazırlanan gençlerin ve ailelerinin yaşadıkları problemlerden bir tanesi başarı düzeylerinin düşük olması. Pekala acaba burada öğrencilerin kişilik özelliklerinin etkisi var mı? Yoksa çalışmadıkları için mi durum bu! Yani hangi kişilik özelliğine sahip olunursa olunsun çalıştıktan sonra akademik başarı gelir mi?
Bu sorulardan sonra tahmin edebileceğiniz gibi, ben bu yazıda, kişilik özellikleri ile akademik başarı arasındaki ilişki üzerinde duracağım.
Türkiye’de yapılan çalışmalara nadir rastlanmakla birlikte bunlardan bir tanesinde, gelişime açıklık ve özdisiplin kişilik özellikleri ile akademik başarı arasında pozitif ilişki, nevrotiklik kişilik özelliği ile akademik başarı arasında negatif bir ilişki olduğu bulunmuştur.
Yurt dışında bir başka araştırmada, tıp öğrencileri üzerinde öğrencilerin beş faktörlü kişilik özellikleri ve akademik başarıları arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya yönelik yaptıkları çalışmanın sonucunda, özdisiplin kişilik özelliğinin öğrencilerin yılsonu notlarını yordadığı sonucuna varılmıştır.
Ayrıca, akademik başarı ve kişilik özellikleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmaya yönelik bir çalışmada, özdisiplin kişilik özelliğinin ve özellikle özdisiplinin alt unsurlarından olan başarı için çabalamak özelliğinin, başarıyı yordadığı sonucuna varılmıştır.
Üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir  araştırmanın sonucunda nevrotiklik kişilik özelliğinin, gelişime açıklık, uyumluluk ve özdisiplin kişilik özellikleri ile akademik performans arasında olumlu bir ilişki olduğu bulunmuştur.
Yapılan araştırmalara göre; Beş Faktörlü kişilik özelliklerinden sorumluluk faktörü akademik başarı ile olumlu ilişki içindedir ve akademik başarının en güçlü yordayıcısıdır. Bu bulgu sonuçları odaklanma ve organize olma, planlama ve ev ödevi yapma gibi sorumluluk davranışlarının önemini göstermektedir.
Buradan yola çıkılarak; Beş Faktörlü kişilik özelliklerinin öğrencilerin akademik performanslarını yordamada kullanılabileceği ve faydalı sonuçlar elde edilebileceği ileri sürülebilir.  Kişilik ve akademik başarı üzerinde yapılan bir çalışmada, organize olma ve güdülenme ile ilgili olan sorumluluk, öğrenim sürecindeki en önemli olan özellik olarak tespit edilmiş ve bunun sonucu olarak, öz disiplin, başarma duygusu ve düzenli olma gibi sorumluluk özelliklerine sahip olmayan öğrencilerin sınav sonuçlarının olumsuz olacağı muhtemeldir.
Yazında yer alan araştırmalar beş faktörlü kişilik faktörlerinden, özellikle açıklık ve sorumluluk boyutunun akademik performans ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Sorumluluk faktörünün; bireye belli bir ders çalışma disiplini ve sınavlara dikkatli bir şekilde hazırlanma alışkanlığı kazandırması nedeniyle, akademik başarının güçlü bir belirleyicisi olduğu tespit edilmiştir.
Akademik başarı ile ilişkili olan bir başka kişilik faktörü de açıklıktır. Açıklık, yeni fikirleri kavrama becerisi, meraklı olma ve deneyime açık olma eğilimi ile ilgilidir.
Diğer taraftan uyumluluk, duygusal denge ve dışa dönüklük boyutlarının öğrencilerin akademik başarısını anlamlı düzeyde yordamadığı tespit edilmiştir. Kişilik özellikleri ile akademik başarı arasındaki ilişkiyi irdeleyen araştırma bulgularının farklılık göstermesinin en önemli nedenlerden birisi örneklem ile ilgilidir. Zira okul ya da öğrenim hayatının evrelerinde başarıyı yordayan farklı kişilik özelikleri olabilmektedir.
Öğrenim sürecinde uyumluluk faktörünün daha çok ilk ve orta öğrenim düzeyindeki okul başarı ile ilişkili iken; sorumluluk faktörü ise daha çok, üniversite düzeyindeki akademik başarı ile ilişkilidir.
Yapılan araştırmalar ve alan yazın taramaları sonucunda, sorumluluk, özdisiplin ve açıklık faktörleri akademik başarıyı anlamlı düzeyde yordamaktadır.
Sonuç olarak, sınavlara hazırlanan öğrencilerin başarılı ya da başarısız olarak adlandırılmalarında kişilik özelliklerinin etkileri büyüktür. Günümüzde artık kişilik ile ilgili çalışmaların artması nedeniyle bu durumu sadece genetik faktörlerle açıklamak yetersizdir. Bu kişilik özelliklerinin büyük bir kısmı, özellikle modelleme yoluyla kazanılan özellikleridir. Anne ve babalar olarak çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük yardımlardan bir tanesi, onlara sınav hazırlık yılında, özel hocalar tutmak, en iyi dershanelere göndermek gibi maddi imkanlar doğrultusundaki eylemlerle değil, çocukluklarından itibaren -akademik başarı için- sorumluluk, özdisiplin ve açıklık gibi kişilik özelliklerini kazandırabilmek için model olmaktır.

21 Şubat 2015 Cumartesi

KİŞİLİK TANIMLARI VE KİŞİLİĞİN BAŞLICA ÖZELLİKLERİ



Kişilik Tanımları

Kişilikle ilgili yukarıda açıklanmaya çalışılan kavramsal bakış açısı göz önüne alındığında kişiliği tanımlamanın güçlüğü ortaya çıkmaktadır. Farklı kuramlar kişiliği farklı biçimlerde tanımlamışlardır. Ancak yüzyıllardır kişilik üzerine yapılan araştırmalar dikkate alındığında kişilikle ilgili ortak bir noktaya doğru gidildiği gözlenmektedir. Günümüzde bu farklı bakış açılarını bir çatı altında birleştirme yolundaki önemli bir gelişme olarak Beş Faktörlü Kişilik Kuramı olduğu söylenebilir. Kişilik bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu, diğer bireylerden ayırt edici, tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimi (Cüceloğlu, 1991) şeklinde tanımlanabilir. Kişilik kapsamı en geniş kavramlardan birisidir ve üzerinde anlaşılmış bir tanımlaması yoktur. Burger (2006) kişiliği, bireyin kendisinden kaynaklanan tutarlı davranış kalıpları ve kişilik içi süreçler olarak tanımlamıştır. Tutarlı davranış kalıbı ile her zaman ve her durum için benzer davranışların gözlenmesi anlaşılırken, kişilik içi süreçlerden maksat ise, nasıl davranacağımızı ve hissedeceğimizi etkileyen ve içimizde gelişen bütün duygusal, bilişsel ve güdüsel süreçleri ifade eder.
Atkinson, Atkinson, Smith, Bem, ve Nolen-Hoeksema, (1996)’ya göre kişilik, bir kişinin fiziksel ve sosyal ortamıyla etkileşme tarzını tanımlayan, düşünce, duygu ve davranışın ayırt edici ve karakteristik örüntüleridir. Köknel (1982) ise kişiliği, bir insanı nesnel ve öznel yanlarıyla diğerlerinden farklı kılan duygu, düşünce, tutum ve davranış özelliklerinin tümü olarak tanımlamaktadır.

Kişiliğin Başlıca Özellikleri
Kişilik aşağıda belirtilen özellikleri içermektedir (Eren, 2010):
1. Kişilik doğuştan var olan ve sonradan edinilen eğilimlerin bütününden meydana gelmiştir.
2. Kişilik kazanılan bu eğilimlerin düzenlenmesidir. Böylece eğilimlerin oluşturduğu bir yapıdan söz edilir.
3. Her insanın kişisel özelliğini diğerlerinden ayıran bir takım farklılıklar mevcuttur.
4. Kişilik bireyin eğilimlerini çevreye uydurur. Yani aynı birey farklı çevresel koşullar altında farklı tutum ve davranışların ortaya çıkmasına neden olan bir sosyal uyum kavramı olarak karşımıza çıkmaktadır.
5. Her kişiliğin doğuştan kazanılmış bir tek karakteri vardır ve karakter kişiliğin vazgeçilmez unsurudur.
Bu özellikleriyle kişilik, bireyin kendisini tanıyarak çevresine uymasını belirleyen psikofizik bileşenlerin dinamik olarak düzenlenmesi sistemi ya da toplumsal yaşam sürecinde edinilen alışkanlık ve davranışlar yapısıdır (Eren, 2010).

15 Şubat 2015 Pazar

KAVRAM OLARAK KİŞİLİK




Kişiliği tanımlamadan ya da ölçmeden önce kişiliği tanımlayan bir çeşit modelimizin ve bu modelin farklı yönlerini belirleyen bazı kavramların bulunması gereklidir (Eysenck ve Wilson,1991). Çoğu bilim gibi kişilik tarihide eski Yunana dayanır ve eski Yunanlılar kişiliğin önemli bir yanını oluşturan mizaç üzerinde durmuşlardır (Chamorro-Premuzic, 2008;
Eysenck ve Wilson,1991). Çoğunlukla tıp alanında tanınan eski bir Yunan filozofu olan Hipokrates kişilik konusunda ilk teoriyi ortaya atmıştır. Daha sonra bir doktor olan Galen, Hipokrates’in teorisini geliştirmiştir. Bu teori Hipokrates/Galen kişilik ya da mizaç teorisi olarak bilinmektedir. Hipokrates/Galen teori, psikolojik ve biyolojik farklılıktan kaynaklanan fonksiyonları mizacın ana türleri olarak sınıflandırmaya dayandırmıştır. Süreç içerisinde, kişilik modellerinin değişkenleri ve davranışları kavramlaştırılırken, “hepsi ya da hiçbiri” olarak adlandırılan birbirine zıt iki farklı uç ayrım kullanılmıştır. Bu tür sınıflamaya göre, ya hamilesiniz ya da değilsinizdir, hemen hemen aynı yolla ya içedönük ya da dışadönüksünüz (Chamorro-Premuzic, 2008).
Kişilik modellerinin Yunan sınıflamasında öne sürdüğü biyolojik farklılıklar ve psikolojik farklılıklar psikoloji bilimine pek çok yüzyıldır kaynaklık etmiştir. En son 19. yy. da modern psikolojinin  kurucularından biri olan William James (1842-1910), psikolojide ana prensiplerden birisi olan fizyo-psikoloji etkileşimini geliştirmiştir. Hipokrates/Galen teorisinde, İnsan vücudundaki belirli akışkanların seviyesine “mizaç” denilmiş ve herkes için tanımlanan bireysel farklılıklara göre biyolojik farklılık yaratan dört farklı kişilik mizacı tanımlamıştır. Neşeli mizaç, coşkulu, iyimser ve neşeli bireyler, hayatlarından hoşnut ve genel olarak fiziksel ve ruh sağlıkları iyi durumdadır. İkinci tip mizaç, kızgın mizaç türüdür.
Bu mizacın sinirli, havai, düşüncesiz bireysel özelliklerinden bahsedilirdi. Bu tip mizaca sindirim sırasında safra kesesinden salgılanan safran (öd) düzeyinin çok yüksek olmasının sebep olduğuna inanılırdı. Üçüncü mizaç tipi, soğukkanlı mizaç, akciğer enfeksiyonları ya da grip sırasında salgılanan mukus ya da orijinal bir özellik olarak salgılanan çok yüksek düzeydeki mukus salgısı (phlegm) yavaş hareket etme, rahat ve soğukkanlı davranışlar gösterilmesine sebep olduğu düşünülürdü. Bugün hiç kimse, durağan, sıkıcı, faal olmayan insanların ciğerlerinde büyük miktarda mukus salgısı olduğunu düşünmez. Ama belki de hepimiz bu insanların soğukkanlı mizaçta olduklarını düşünebiliriz. Dördüncü mizaç tipi, melankolik mizaçtır. Terimin günlük çağrışımlardan tahmin edebileceğiniz gibi üzgün, depresif, yansıtıcı ve karamsar kişiler olarak tanımlanır. Melankolinin biyolojik kaynağı, siyah safran olarak adlandırılan bir organın hatalı işleyişinden olduğuna inanılırdı ama bu düşünce orta çağlardan sonra terk edilmiştir (Chamorro-Premuzic, 2008).

Kişilik alanı kısmen bireysel farklılıklarla ilgilenir. Kişilikle ilgilenen psikologlar bazı yönlerden tüm insanları aynı kabul edip genelleştirmeler yapsalar da, aslında bireyleri birbirlerinden ayıran özelliklerle ilgilenirler ve neden bazıları başarılı iken diğerleri değildir?,
Neden bazıları bir şeyleri bir yoldan algılarken, diğerleri farklı bir yoldan algılar?, Neden bazıları stres ile başa çıkabilirken diğerleri başa çıkamaz? Sorularının cevaplarını ararlar (Pervin, 1993).
Kişilik kuramcıları aynı zamanda insanı bütünüyle ve bireylerin işler durumda olan farklı yönleri arasındaki karmaşık ilişkileri ele alırlar. Kişilik alanındaki araştırmalar algılama çalışmaları değildir, daha çok bireylerin algılarında nasıl farklılaştıkları ve bu bireysel farklılıkların onların  işlevselliklerinin tümüyle nasıl ilişkilendiğini araştırırlar. Kişilik çalışmaları sadece belirli bir psikolojik sürece değil, farklı süreçler arasındaki ilişkilere de odaklanır. Bu süreçlerin uyumlu bütünü oluşturmak için birbirleriyle nasıl bir iletişim içinde olduklarını anlamak çoğunlukla her birini ayrı ayrı anlamaya çalışmaktan daha fazlasını içerir. Bireyler örgütlenmiş bir bütün olarak işlevsellik gösterirler ve bu örgütlenmenin sayesinde onları anlamamız gereklidir (Pervin, 1993). Bir kişilik kuramı sadece kişilerle ilgili teorileri değil, aynı zamanda yaşam hikayelerininde değerlendirilmesidir ve bu da kişiliğin değerlendirilmesinde ölçülmesi gereken bir dizi içsel psikolojik yapıları ve gözlenebilen davranış eğilimlerine ait inançları içerir (Cervone, Shadel ve Jencius, 2001).
Kişilik kapsamı en geniş kavramlardan birisidir ve üzerinde anlaşılmış bir tanımlaması olmadığı için farklı kuramlar kişiliği farklı şekillerde tanımlamışlardır. Kişiliği tanımlamadaki güçlüklerin bazı nedenleri bulunmaktadır. Kişiliği tanımlamadaki güçlüklerin nedenleri Cooper (2002)’a göre aşağıda belirtilen problemlerden kaynaklanmaktadır. Herhangi biri, kişiliği tanımlamak için, sözcükteki anlamından farklı nasıl karar verecektir?
1. Birinci problem; çok fazla sözcüğün, var olmasıdır. Allport ve Odbert (1936), 4500 tane kişiliği tanıtan kelime bulmuşlardır ve bunların hepsini kullanarak insanları değerlendirmek imkânsızdır.
2. İkinci problem; farklı araştırmacılar, farklı sıfatları kullanmayı seçerlerse, bunların aynı anlama geldiklerini, aynı anlamı sağlayıp sağlamadığını ispat etmek zor olacaktır. Örneğin, eğer birisi “Elizabeth çok çekingen, diğeri de utangaç diyorsa, onlar tam olarak aynı kişilik tipini mi tarif etmektedir? Sözcüklerin sadece anlamına bakarak bunun cevaplanması imkânsızdır. Bazen dilde netlik olmaması ve kesinliğin olmaması olabilmektedir, çünkü birçok sıfatta çoklu anlamlar bulunmaktadır. Sonuçta, farklı insanlar kişiliğinin aynı yönünü tarif etmek için farklı sıfatlar kullanabilir ve belki de davranışın farklı yönleri için, aynı sıfatlar kullanılabilmektedir.
3. Üçüncü problem; kişiliğin ölçülemeyen diğer önemli boyutlarının var olabilmesidir. Davranışın önemsiz yönlerinin tanımlandığı ama boyutların ölçülemediği durumlar olabilir.
Ölçekler geliştirilebilir. Paranoyak insanların ne derece paranoyak hislere sahip olduğu ile
ilgili ölçek geliştirmek belki kolaydır ama paranoya, birçok insan davranışında önemli bir
belirleyici değildir.
4. Dördüncüsü bu yaklaşım bize sadece kişiliği tanıtır. İnsanların değişik kişiliklere sahip olmasına, nelerin yol açabileceğini göstermez. Bazı davranışlardan ortaya çıkan özelliklerin varlığını ortaya koyar. Kişiliğin tanımını, davranıştan gelen özellik olarak yapar ve sonra onu davranışı açıklamak için kullanır. Belirli bir özelliğe, onun varlığına bakılır. Doktorlar bunu hep yapmaktadırlar. Şişmiş boğazından (bademcik) kaynaklanan ağrıyla doktora gidersiniz ve boğazlarınızın acıdığı, çünkü sizde bademcik olduğu söylenir. Tabii ki istisnalar vardır, ancak doktor size her şeyi açıklamaz. Semptomları size Latinceye çevirerek söyler (tonsilit=şişmiş bademcikler) ve açıklamayı teklif eder. Benzer olarak, önceki paragrafta Elizabeth’in çekingen ve sakin olduğu ve bunun da diğer insanlardan daha az sosyal olmasından kaynaklandığı çıkarımında bulunulabilir. “Sosyallik özelliği” yardımıyla bu davranışı açıklamak oldukça cazip gelmiştir. Elizabeth neden partilerden kaçınıyor? Çünkü onun “sosyalleşme ve sosyallik özelliği” düşüktür. Bu yanılgıya düşmemek için, “özelliklerin”, onları tanımlamak için kullanılan davranışlardan daha geniş anlamı olduğu hatırlanmalıdır. ”Sosyalleşme, sosyallik” partilere katılmaktan daha geniş bir anlamı içermektedir (“Tonsilit”in, sadece bademcik olarak açıklanması yerine, doktorun onu akut bir bakteriyel enfeksiyon olduğunu, birkaç gün sürebilecek ve penisilin kullanarak tedavi olunabilecek rahatsızlık olduğunu açıklaması gibi). Sosyallik gerekli bir özellik olabilir. Katılımsal bir temeli varsa birey ailesinin bazı hareketlerinden yoğun bir şekilde etkilenmişse veya beynin ya da nörolojik sistemin fonksiyonlarıyla ilgiliyse,” sosyallik özelliği” bireyin gerçek karakteridir. Gözlemlediğimiz davranışların (şişmiş bademcikler, sosyallik kaybı) ortaya çıkmasının nedeni, bireyin gerçek biyolojik/sosyal/gelişimsel/bilişsel özellikleridir. Bunlar, kişinin sosyal toplantılarından kaçınmasını açıklayan, davranışı özet yaparak etiketlemeyen, bazı kaynak özelliklerdir. Bu ipuçları olmazsa, ”özellikler”, davranışı “açıklayan” olmaktansa, sadece, ”tanıtımını” yapan olarak kalacaktır (Davranışı sadece tanıtan, ama açıklamasını yapmayan olarak kalacaktır) (Cooper, 2002).
Kişilik ve davranış genetiği ile ilgili yapılan meta-analitik araştırmada Zuckerman (1991) şu sonuca varıyor;
1. Çoğu kişilik boyutlarının altında önemli bir kalıtsal yön vardır.
2. Kişilik için genetik korelasyonlar yaşam boyunca devam etme eğilimindedir (tıpkı
zihinsel yeteneklerde olduğu gibi).
3. Kişilik özellikleri üzerine çevresel etkiler (paylaşılan çevre) genetik olanlardan çok
daha az önemlidir.
4. Kişisel özellikleri belirlemekte, paylaşılmayan çevre, paylaşılan çevreden daha büyük bir etkiye sahiptir; fakat genlerden daha az önemlidir. (Akt: Chamorro-Premuzic, 2008).

Yapılan açıklamaların ışığında kişilik kuramlarının temel iki amacı vardır. İlki göreceli olarak sabit olan ve tüm insanlara genelleştirilebilen kişilik özellikleri hakkında genel bir tanımlama yapabilmesi ve ikinci olarak da, bireyler arasındaki çeşitliliğin kaynaklarını ve boyutlarını tanımlayabilmesidir.

14 Şubat 2015 Cumartesi

HEDEFİ GÖR-EBİL-ME



"FlorenceChadwick, hem Fransa'dan İngiltere'ye, hem de İngiltere'den Fransa'ya yüzerek Manş denizini her iki yönde geçen ilk bayan yüzücüydü. Bir ideali daha vardı. Catalina Adasından California sahiline kadarki 21 millik mesafeyi yüzen ilk bayan olmak istiyordu. Ama bu iş hiç de o kadar kolay olmayacaktı.
Yılın en sıcak günlerinden 4 Temmuz'da bile, yüzeceği denizin suyu insanın bedenini uyuşturacak kadar soğuktu. Hava o denli sisliydi ki, yüzücü kendisine eşlik eden tekneleri zorlukla seçebiliyordu. Üstelik o bölgede köpek balıklarına rastlanıyordu.
Florence soğuğa ve köpek balıklarına rağmen tam 15 mil yüzdü. Teknede bulunan annesi ve antrenörü "Başaracaksın! Az kaldı!" diye bağırıyorlardı. Televizyonlarının başında onu seyreden milyonlarca insan, başarısı için dua ediyordu. Sonra 5 mil daha yüzdü. Hatta California sahillerine sadece yarım mil kaldı. Teknedekilerin bütün teşviklerine rağmen kendisini sudan çıkarmalarını istedi. Herkes hayal kırıldığı içindeydi. Sadece birkaç kulaçlık bir mesafe kalmışken, başarılı yüzücü vazgeçmişti.

FlorenceChadwick, daha sonra başarısızlığının nedenini şöyle açıkladı;
"Önümde hiçbir şey göremiyordum. Karayı görebilseydim, başarabilirdim!"

Onu durduran ne soğuk, ne on altı saat süreyle kulaç atmanın yorgunluğu, ne de köpek balıklarıydı. Başarısızlığına hedefini görememesi neden olmuştu!

İki ay sonra, Florence yine denedi. Su yine soğuktu, köpek balıkları yine vardı, sis yine her şeyin üstünü örtüyordu. Ama bu defa Florence, sisin ardında bir yerde kıyının olduğunu düşünerek yüzdü hep. Sahili hayal ederek attı kulaçlarını. Ve başardı! "Catalina Kanalını" geçen ilk kadın unvanını kazandı. Hem de erkeklerin rekorunu iki saat farkla geçerek"
Televizyonda bu haberi ilk kez izlediğimde çok ama çok etkilenmiştim. İlk denemesinde başarısız olmasının nedeni ne soğuk su ne köpek balıkları ne de onaltı saat boyunca kulaç atması sonrası kollarında ki yorgunluktu... Başarısız olmasının nedeni hedefini görememesiydi.
Sevgili sınavlara hazırlanan öğrencilerim; hedef belirlemek çok önemlidir. Ancak hedef belirlemek kadar karşılaşılan zorluklarla da yılmadan mücadele etmek ve hedefi an gelip göremesek bile o hedefin, o kıyının orada olduğunu bilerek mücadeleye devam etmek gerekiyor.

Hedef belirlemenin faydalarını maddeler halinde yazacak olursak;
1-İnsanlar hırslı hale gelir ve motive olurlar. Amacı olanlar amaçlarına ulaşmak için hep heyecan duyarlar.
2-İnsandaki potansiyel gücü ortaya çıkarır.
3-Beynin bir işi yapmaya yönelik çalışmasını artırır.
4-Hedefler insanda iradenin, iç disiplinin gelişmesini sağlar. Örneğin üniversiteyi gerçekten kazanmak isteyen uykusundan fedakârlık eder ders çalışır; futbolcu olmak isteyen başka şeyler yapmak varken antrenman yapar. Yani hedefler insana yapması gerekeni yaptırır.
5-Davranışlarımızı etkiler. İnsan artık davranışlarını hedeflerine uydurarak yaşar.
6-İnsanın mutlu ve umutlu olmasını sağlar. İnsanın geleceğe yönelik umudu şimdiki hedefleridir.
7-İdealist olmayı öğretir. İdealist insan belli bir hedefi ve amacı olan, bu amaç için çalışan insandır.

I. Murat, I. Kosova Savaşı’nda şehit olurken son nefesinde şu sözü söylemiştir.
-Attan inmeyesünüz.
Sizce, I.Murat’a ölümü unutturan ve bu sözü söyleten şey nedir? Elbette idealinin ve hedeflerinin olması…

YALNIZLIK PSİKOLOJİSİ



Dünya dünden daha kalabalık… Her geçen günde daha da kalabalıklaşmaya devam ediyor. Yalnız olmamak çevremizdeki insanlarla mı ilgili?  Peki ya bu kalabalıklığın ortasında yalnız kalanlar…
Geçenlerde danışmanı olduğum bir danışanım: “ Dayanacak halim kalmadı. Etraf çok kalabalık, insanlar, gürültü…. dayanamıyorum artık bu şeylere. Ruhum sanki sıkışıyor. Bu şehir üzerime üzerime geliyor. Çevremdeki tanıdığım tanımadığım herkesten, her şeyden uzakta kalmak, yalnız olmak istiyorum.  Sadece kendimle baş başa kalmak istiyorum. Sözün özü hocam, yalnızlığı özlüyorum” demişti. 
Yalnız olduğundan şikayet eden başka bir danışanımla telefonla görüştüğümüzde: “ şu an evde tek başınayım ve sıkıntılıyım. Sanki panik durumundayım. Panik olmamın nedeni evde tek başına olmam değil, bu koca şehirde yalnız olmam. Çok korkuyorum ve bundan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Bu koca şehirde yaşamama rağmen resmen rüzgarda savrulan bir ot gibiyim. Ve çok yalnızım. Korkuyorum! Gittikçe daha da yalnız oluyorum, yalnız kalıyorum…” demişti.
Danışanımla telefonu kapattıktan sonra, bu koskoca kentte insanların birbirlerine yabancılaşmalarını ve kalabalık yalnızlığının nasıl bizi ele geçirdiğini düşünürken, bir ulusal gazete, Haydar Ergülen’in bir paylaşımı dikkatimi çekti. Bakın ne diyordu?;
“Sizde fazla mavi var mı?,
Fazla bir gökyüzü,
Fazla bir cumartesi,
Fazla bir gülüş?
Sizde fazla bir hayat var mı?”
Ne güzel diyordu. Bu karmaşık, çıkar örüntüsüyle dolu yaşadığımız kentlerde ihtiyacımız olan duyguları, eksikliğini hissettiklerimizi dile getiriyordu, haykırıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri'nde zengin ve fakir öğrenciler arasında yapılan bir araştırmada, fakir öğrencilerdeki yalnızlık ve depresyon hissinin, zengin öğrencilerden daha fazla bulunması dikkati çekmiş ve fakir öğrencilerde görülenin, duygusal yalnızlık olduğu tespit edilmiştir. Bu tür yalnızlık, milletlerin karakterlerine göre değişmektedir. Aynı araştırmada yabancı öğrenciler de incelenmiş ve neticede, yabancıların sosyal yalnızlık içinde oldukları saptanmıştır.
Bu araştırmanın bizi ilgilendiren kısmı şu; sosyal hayatta toplum içinde yabancı olmanın bir semptomu olan bu yaşadığımız, hissettiğimiz yalnızlık.
Kentlerde yaşayan bizler için yalnızlık, birçoğumuzun yaşadığı, yaşamak istediği, bir kısmımızın da yaşamak isteyip de yaşayamadığı bir duygu….
Bu kalabalık içerisinde nefes almak isteyenlerden çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir hocam geçenlerde “küçük ev, az eşya, az insan” demişti.
Kent yaşamında kimimiz, yoğun hayat temposu, monotonlaşan hayat, iş yükü gibi durumlardan bıkmış, yalnızlığı arayan, yalnız kalıp bedenimizi ve ruhumuzu dinlendirebileceğimiz bir mekan ararken, kimimiz de koskoca şehirde, yığınla kalabalık arasında kendimizi yapayalnız ve çaresiz hissediyoruz.
Kent yaşamanın bir anlamda karanlık ve aydınlık yüzü olmuşuz. Karanlık yüzünde olanlar aydınlığı, aydınlık yüzünde olanlar ise bir süreliğine dahi olsa karanlığı arzuluyor. Bir yanda kendiyle baş başa kalmaya susamış ruhlar, diğer yanda yalnızlıktan şikâyetçi insanlar…
Burada “yalnızlık sendromu” dediğimiz bir duygu durum bozukluğu da oluşabiliyor kimi bireylerde. Yalnızlık sendromu, kişinin günlük hayata motivasyonunu engelleyen depresif bir halidir. En belirgin duyguları, kendini değersiz hissetme ve koyu bir mutsuzluk duygusudur.
Yalnızlığı aşmanın yanıtı, “neden nefes aldığımızın farkına varmak” başta olmak üzere, yaratıcı ve amaçlı olmakta yatmaktadır. Yalnızlık, zaman denen çok değerli hazineyi etkin ve ekonomik kullanmakla aşılabilir. İnsan yalnız doğmakta ve yalnız ölmektedir. Doğumla ölüm arasındaki geçen, yaşam dediğimiz zaman süreci içindeki kurulan dostluklar, arkadaşlıklar, bir sürü kalabalık eğer içlerinde üretkenliği barındırmıyorsa, birey yine doyumsuz ve yalnız kalmakta ve kalabalığın içinde kendini çaresiz hissetmektedir.
Her şeyin belki de belli oranda yaşanmasıdır güzel olan. Yalnızlık da aynen öyle bir duygudur işte. Belli bir oranda, kıvamında yaşandığında yalnızlıkla ilgili şikâyet eden göremeyiz.
            Sağlıklı yalnızlık, insanı iç dünyasına yönlendiriyor. Kişi yalnız kaldığı zamanlarda hayatını, hayattaki gidişini, artılarını-eksilerini, kaybettiği değerleri fark edebiliyor. Zamanın akışına kendisini kaptırmaktan ve günübirlik yaşamaktan sıyrılarak hayata daha anlamlı bir şekilde bakabiliyor. Kısacası, yalnızlık dengeli yaşandığında raydan çıkan hayatımızı ve düşüncelerimizi tekrar rayına oturtacak zemini bizlere sunuyor. Bu duyguda denge sağlanamadığında ise psikolojik hastalıklar meydana çıkıyor. Aşırı yalnızlık insanda olumsuz düşüncelerin yeşermesine çanak tutarken, yalnız kalamamak ise insanı depresyona sürüklüyor. 
Kent yaşamında, yalnızlığı arzulayan ya da yalnız kalan “bizlere” baktığımızda çözüm; insanların tecrübe etmekte olduğu ve çoğu zaman bilinçsizce özdeşleştiği "benlik" durumlarını bir kenara bırakıp, bunları aşan ve benlik durumlarına "göre" değil, onlara "rağmen" kişinin kendi üzerinde bilinçli farkındalıkla çalışabileceği bir varoluş imkânını hatırlatmayı hedeflemek olabilir. Yalnızlık yaşayan insanın otomatik olarak dış dünyaya ve dışsal olana odaklı seçici dikkatini, kendi içine ve sürekli tekrarlayan mekanizmasına yöneltmesini sağlamalı böylece bireylerin farkındalıklarını artırmalıyız.
Yalnız kalmak isteyenler ya da yalnız olduğundan şikayet edenler, kendinizi ve çevrenizdekileri; hakikatleriyle tanımlamaya çalışmalı ve buna uygun bir perspektif ve taşları bu hakikatin prensiplerine göre doğru yerlere oturtulmuş bir insan anlayışı üzerinden ele almak faydalı olacaktır.

Mehmet Alper YOLCU