Dünya
dünden daha kalabalık… Her geçen günde daha da kalabalıklaşmaya devam ediyor.
Yalnız olmamak çevremizdeki insanlarla mı ilgili? Peki ya bu kalabalıklığın ortasında yalnız
kalanlar…
Geçenlerde
danışmanı olduğum bir danışanım: “ Dayanacak halim kalmadı. Etraf çok
kalabalık, insanlar, gürültü…. dayanamıyorum artık bu şeylere. Ruhum sanki
sıkışıyor. Bu şehir üzerime üzerime geliyor. Çevremdeki tanıdığım tanımadığım
herkesten, her şeyden uzakta kalmak, yalnız olmak istiyorum. Sadece kendimle baş başa kalmak istiyorum.
Sözün özü hocam, yalnızlığı özlüyorum” demişti.
Yalnız
olduğundan şikayet eden başka bir danışanımla telefonla görüştüğümüzde: “ şu an
evde tek başınayım ve sıkıntılıyım. Sanki panik durumundayım. Panik olmamın
nedeni evde tek başına olmam değil, bu koca şehirde yalnız olmam. Çok
korkuyorum ve bundan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Bu koca şehirde yaşamama
rağmen resmen rüzgarda savrulan bir ot gibiyim. Ve çok yalnızım. Korkuyorum!
Gittikçe daha da yalnız oluyorum, yalnız kalıyorum…” demişti.
Danışanımla
telefonu kapattıktan sonra, bu koskoca kentte insanların birbirlerine yabancılaşmalarını
ve kalabalık yalnızlığının nasıl bizi ele geçirdiğini düşünürken, bir ulusal
gazete, Haydar
Ergülen’in bir paylaşımı dikkatimi çekti. Bakın ne diyordu?;
“Sizde
fazla mavi var mı?,
Fazla
bir gökyüzü,
Fazla
bir cumartesi,
Fazla
bir gülüş?
Sizde
fazla bir hayat var mı?”
Ne
güzel diyordu. Bu karmaşık, çıkar örüntüsüyle dolu yaşadığımız kentlerde
ihtiyacımız olan duyguları, eksikliğini hissettiklerimizi dile getiriyordu,
haykırıyordu.
Amerika
Birleşik Devletleri'nde zengin ve fakir öğrenciler arasında yapılan bir
araştırmada, fakir öğrencilerdeki yalnızlık ve depresyon hissinin, zengin
öğrencilerden daha fazla bulunması dikkati çekmiş ve fakir öğrencilerde
görülenin, duygusal yalnızlık olduğu tespit edilmiştir. Bu tür yalnızlık,
milletlerin karakterlerine göre değişmektedir. Aynı araştırmada yabancı
öğrenciler de incelenmiş ve neticede, yabancıların sosyal yalnızlık içinde oldukları
saptanmıştır.
Bu
araştırmanın bizi ilgilendiren kısmı şu; sosyal hayatta toplum içinde yabancı
olmanın bir semptomu olan bu yaşadığımız, hissettiğimiz yalnızlık.
Kentlerde
yaşayan bizler için yalnızlık, birçoğumuzun yaşadığı, yaşamak istediği, bir
kısmımızın da yaşamak isteyip de yaşayamadığı bir duygu….
Bu
kalabalık içerisinde nefes almak isteyenlerden çok sevdiğim ve saygı duyduğum
bir hocam geçenlerde “küçük ev, az eşya, az insan” demişti.
Kent
yaşamında kimimiz, yoğun hayat temposu, monotonlaşan hayat, iş yükü gibi
durumlardan bıkmış, yalnızlığı arayan, yalnız kalıp bedenimizi ve ruhumuzu
dinlendirebileceğimiz bir mekan ararken, kimimiz de koskoca şehirde, yığınla
kalabalık arasında kendimizi yapayalnız ve çaresiz hissediyoruz.
Kent
yaşamanın bir anlamda karanlık ve aydınlık yüzü olmuşuz. Karanlık yüzünde
olanlar aydınlığı, aydınlık yüzünde olanlar ise bir süreliğine dahi olsa
karanlığı arzuluyor. Bir yanda kendiyle baş başa kalmaya susamış ruhlar, diğer
yanda yalnızlıktan şikâyetçi insanlar…
Burada
“yalnızlık sendromu” dediğimiz bir duygu durum bozukluğu da oluşabiliyor kimi
bireylerde. Yalnızlık sendromu, kişinin günlük hayata motivasyonunu engelleyen
depresif bir halidir. En belirgin duyguları, kendini değersiz hissetme ve koyu
bir mutsuzluk duygusudur.
Yalnızlığı
aşmanın yanıtı, “neden nefes aldığımızın farkına varmak” başta olmak üzere,
yaratıcı ve amaçlı olmakta yatmaktadır. Yalnızlık, zaman denen çok değerli
hazineyi etkin ve ekonomik kullanmakla aşılabilir. İnsan yalnız doğmakta ve
yalnız ölmektedir. Doğumla ölüm arasındaki geçen, yaşam dediğimiz zaman süreci
içindeki kurulan dostluklar, arkadaşlıklar, bir sürü kalabalık eğer içlerinde
üretkenliği barındırmıyorsa, birey yine doyumsuz ve yalnız kalmakta ve
kalabalığın içinde kendini çaresiz hissetmektedir.
Her
şeyin belki de belli oranda yaşanmasıdır güzel olan. Yalnızlık da aynen öyle
bir duygudur işte. Belli bir oranda, kıvamında yaşandığında yalnızlıkla ilgili
şikâyet eden göremeyiz.
Sağlıklı
yalnızlık, insanı iç dünyasına yönlendiriyor. Kişi yalnız kaldığı zamanlarda
hayatını, hayattaki gidişini, artılarını-eksilerini, kaybettiği değerleri fark
edebiliyor. Zamanın akışına kendisini kaptırmaktan ve günübirlik yaşamaktan
sıyrılarak hayata daha anlamlı bir şekilde bakabiliyor. Kısacası, yalnızlık
dengeli yaşandığında raydan çıkan hayatımızı ve düşüncelerimizi tekrar rayına
oturtacak zemini bizlere sunuyor. Bu duyguda denge sağlanamadığında ise
psikolojik hastalıklar meydana çıkıyor. Aşırı yalnızlık insanda olumsuz
düşüncelerin yeşermesine çanak tutarken, yalnız kalamamak ise insanı depresyona
sürüklüyor.
Kent
yaşamında, yalnızlığı arzulayan ya da yalnız kalan “bizlere” baktığımızda
çözüm; insanların tecrübe etmekte olduğu ve çoğu zaman bilinçsizce özdeşleştiği
"benlik" durumlarını bir kenara bırakıp, bunları aşan ve benlik
durumlarına "göre" değil, onlara "rağmen" kişinin kendi
üzerinde bilinçli farkındalıkla çalışabileceği bir varoluş imkânını
hatırlatmayı hedeflemek olabilir. Yalnızlık yaşayan insanın otomatik olarak dış
dünyaya ve dışsal olana odaklı seçici dikkatini, kendi içine ve sürekli
tekrarlayan mekanizmasına yöneltmesini sağlamalı böylece bireylerin
farkındalıklarını artırmalıyız.
Yalnız
kalmak isteyenler ya da yalnız olduğundan şikayet edenler, kendinizi ve
çevrenizdekileri; hakikatleriyle tanımlamaya çalışmalı ve buna uygun bir perspektif
ve taşları bu hakikatin prensiplerine göre doğru yerlere oturtulmuş bir insan
anlayışı üzerinden ele almak faydalı olacaktır.
Mehmet Alper YOLCU
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder