21 Şubat 2015 Cumartesi

KİŞİLİK TANIMLARI VE KİŞİLİĞİN BAŞLICA ÖZELLİKLERİ



Kişilik Tanımları

Kişilikle ilgili yukarıda açıklanmaya çalışılan kavramsal bakış açısı göz önüne alındığında kişiliği tanımlamanın güçlüğü ortaya çıkmaktadır. Farklı kuramlar kişiliği farklı biçimlerde tanımlamışlardır. Ancak yüzyıllardır kişilik üzerine yapılan araştırmalar dikkate alındığında kişilikle ilgili ortak bir noktaya doğru gidildiği gözlenmektedir. Günümüzde bu farklı bakış açılarını bir çatı altında birleştirme yolundaki önemli bir gelişme olarak Beş Faktörlü Kişilik Kuramı olduğu söylenebilir. Kişilik bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu, diğer bireylerden ayırt edici, tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimi (Cüceloğlu, 1991) şeklinde tanımlanabilir. Kişilik kapsamı en geniş kavramlardan birisidir ve üzerinde anlaşılmış bir tanımlaması yoktur. Burger (2006) kişiliği, bireyin kendisinden kaynaklanan tutarlı davranış kalıpları ve kişilik içi süreçler olarak tanımlamıştır. Tutarlı davranış kalıbı ile her zaman ve her durum için benzer davranışların gözlenmesi anlaşılırken, kişilik içi süreçlerden maksat ise, nasıl davranacağımızı ve hissedeceğimizi etkileyen ve içimizde gelişen bütün duygusal, bilişsel ve güdüsel süreçleri ifade eder.
Atkinson, Atkinson, Smith, Bem, ve Nolen-Hoeksema, (1996)’ya göre kişilik, bir kişinin fiziksel ve sosyal ortamıyla etkileşme tarzını tanımlayan, düşünce, duygu ve davranışın ayırt edici ve karakteristik örüntüleridir. Köknel (1982) ise kişiliği, bir insanı nesnel ve öznel yanlarıyla diğerlerinden farklı kılan duygu, düşünce, tutum ve davranış özelliklerinin tümü olarak tanımlamaktadır.

Kişiliğin Başlıca Özellikleri
Kişilik aşağıda belirtilen özellikleri içermektedir (Eren, 2010):
1. Kişilik doğuştan var olan ve sonradan edinilen eğilimlerin bütününden meydana gelmiştir.
2. Kişilik kazanılan bu eğilimlerin düzenlenmesidir. Böylece eğilimlerin oluşturduğu bir yapıdan söz edilir.
3. Her insanın kişisel özelliğini diğerlerinden ayıran bir takım farklılıklar mevcuttur.
4. Kişilik bireyin eğilimlerini çevreye uydurur. Yani aynı birey farklı çevresel koşullar altında farklı tutum ve davranışların ortaya çıkmasına neden olan bir sosyal uyum kavramı olarak karşımıza çıkmaktadır.
5. Her kişiliğin doğuştan kazanılmış bir tek karakteri vardır ve karakter kişiliğin vazgeçilmez unsurudur.
Bu özellikleriyle kişilik, bireyin kendisini tanıyarak çevresine uymasını belirleyen psikofizik bileşenlerin dinamik olarak düzenlenmesi sistemi ya da toplumsal yaşam sürecinde edinilen alışkanlık ve davranışlar yapısıdır (Eren, 2010).

15 Şubat 2015 Pazar

KAVRAM OLARAK KİŞİLİK




Kişiliği tanımlamadan ya da ölçmeden önce kişiliği tanımlayan bir çeşit modelimizin ve bu modelin farklı yönlerini belirleyen bazı kavramların bulunması gereklidir (Eysenck ve Wilson,1991). Çoğu bilim gibi kişilik tarihide eski Yunana dayanır ve eski Yunanlılar kişiliğin önemli bir yanını oluşturan mizaç üzerinde durmuşlardır (Chamorro-Premuzic, 2008;
Eysenck ve Wilson,1991). Çoğunlukla tıp alanında tanınan eski bir Yunan filozofu olan Hipokrates kişilik konusunda ilk teoriyi ortaya atmıştır. Daha sonra bir doktor olan Galen, Hipokrates’in teorisini geliştirmiştir. Bu teori Hipokrates/Galen kişilik ya da mizaç teorisi olarak bilinmektedir. Hipokrates/Galen teori, psikolojik ve biyolojik farklılıktan kaynaklanan fonksiyonları mizacın ana türleri olarak sınıflandırmaya dayandırmıştır. Süreç içerisinde, kişilik modellerinin değişkenleri ve davranışları kavramlaştırılırken, “hepsi ya da hiçbiri” olarak adlandırılan birbirine zıt iki farklı uç ayrım kullanılmıştır. Bu tür sınıflamaya göre, ya hamilesiniz ya da değilsinizdir, hemen hemen aynı yolla ya içedönük ya da dışadönüksünüz (Chamorro-Premuzic, 2008).
Kişilik modellerinin Yunan sınıflamasında öne sürdüğü biyolojik farklılıklar ve psikolojik farklılıklar psikoloji bilimine pek çok yüzyıldır kaynaklık etmiştir. En son 19. yy. da modern psikolojinin  kurucularından biri olan William James (1842-1910), psikolojide ana prensiplerden birisi olan fizyo-psikoloji etkileşimini geliştirmiştir. Hipokrates/Galen teorisinde, İnsan vücudundaki belirli akışkanların seviyesine “mizaç” denilmiş ve herkes için tanımlanan bireysel farklılıklara göre biyolojik farklılık yaratan dört farklı kişilik mizacı tanımlamıştır. Neşeli mizaç, coşkulu, iyimser ve neşeli bireyler, hayatlarından hoşnut ve genel olarak fiziksel ve ruh sağlıkları iyi durumdadır. İkinci tip mizaç, kızgın mizaç türüdür.
Bu mizacın sinirli, havai, düşüncesiz bireysel özelliklerinden bahsedilirdi. Bu tip mizaca sindirim sırasında safra kesesinden salgılanan safran (öd) düzeyinin çok yüksek olmasının sebep olduğuna inanılırdı. Üçüncü mizaç tipi, soğukkanlı mizaç, akciğer enfeksiyonları ya da grip sırasında salgılanan mukus ya da orijinal bir özellik olarak salgılanan çok yüksek düzeydeki mukus salgısı (phlegm) yavaş hareket etme, rahat ve soğukkanlı davranışlar gösterilmesine sebep olduğu düşünülürdü. Bugün hiç kimse, durağan, sıkıcı, faal olmayan insanların ciğerlerinde büyük miktarda mukus salgısı olduğunu düşünmez. Ama belki de hepimiz bu insanların soğukkanlı mizaçta olduklarını düşünebiliriz. Dördüncü mizaç tipi, melankolik mizaçtır. Terimin günlük çağrışımlardan tahmin edebileceğiniz gibi üzgün, depresif, yansıtıcı ve karamsar kişiler olarak tanımlanır. Melankolinin biyolojik kaynağı, siyah safran olarak adlandırılan bir organın hatalı işleyişinden olduğuna inanılırdı ama bu düşünce orta çağlardan sonra terk edilmiştir (Chamorro-Premuzic, 2008).

Kişilik alanı kısmen bireysel farklılıklarla ilgilenir. Kişilikle ilgilenen psikologlar bazı yönlerden tüm insanları aynı kabul edip genelleştirmeler yapsalar da, aslında bireyleri birbirlerinden ayıran özelliklerle ilgilenirler ve neden bazıları başarılı iken diğerleri değildir?,
Neden bazıları bir şeyleri bir yoldan algılarken, diğerleri farklı bir yoldan algılar?, Neden bazıları stres ile başa çıkabilirken diğerleri başa çıkamaz? Sorularının cevaplarını ararlar (Pervin, 1993).
Kişilik kuramcıları aynı zamanda insanı bütünüyle ve bireylerin işler durumda olan farklı yönleri arasındaki karmaşık ilişkileri ele alırlar. Kişilik alanındaki araştırmalar algılama çalışmaları değildir, daha çok bireylerin algılarında nasıl farklılaştıkları ve bu bireysel farklılıkların onların  işlevselliklerinin tümüyle nasıl ilişkilendiğini araştırırlar. Kişilik çalışmaları sadece belirli bir psikolojik sürece değil, farklı süreçler arasındaki ilişkilere de odaklanır. Bu süreçlerin uyumlu bütünü oluşturmak için birbirleriyle nasıl bir iletişim içinde olduklarını anlamak çoğunlukla her birini ayrı ayrı anlamaya çalışmaktan daha fazlasını içerir. Bireyler örgütlenmiş bir bütün olarak işlevsellik gösterirler ve bu örgütlenmenin sayesinde onları anlamamız gereklidir (Pervin, 1993). Bir kişilik kuramı sadece kişilerle ilgili teorileri değil, aynı zamanda yaşam hikayelerininde değerlendirilmesidir ve bu da kişiliğin değerlendirilmesinde ölçülmesi gereken bir dizi içsel psikolojik yapıları ve gözlenebilen davranış eğilimlerine ait inançları içerir (Cervone, Shadel ve Jencius, 2001).
Kişilik kapsamı en geniş kavramlardan birisidir ve üzerinde anlaşılmış bir tanımlaması olmadığı için farklı kuramlar kişiliği farklı şekillerde tanımlamışlardır. Kişiliği tanımlamadaki güçlüklerin bazı nedenleri bulunmaktadır. Kişiliği tanımlamadaki güçlüklerin nedenleri Cooper (2002)’a göre aşağıda belirtilen problemlerden kaynaklanmaktadır. Herhangi biri, kişiliği tanımlamak için, sözcükteki anlamından farklı nasıl karar verecektir?
1. Birinci problem; çok fazla sözcüğün, var olmasıdır. Allport ve Odbert (1936), 4500 tane kişiliği tanıtan kelime bulmuşlardır ve bunların hepsini kullanarak insanları değerlendirmek imkânsızdır.
2. İkinci problem; farklı araştırmacılar, farklı sıfatları kullanmayı seçerlerse, bunların aynı anlama geldiklerini, aynı anlamı sağlayıp sağlamadığını ispat etmek zor olacaktır. Örneğin, eğer birisi “Elizabeth çok çekingen, diğeri de utangaç diyorsa, onlar tam olarak aynı kişilik tipini mi tarif etmektedir? Sözcüklerin sadece anlamına bakarak bunun cevaplanması imkânsızdır. Bazen dilde netlik olmaması ve kesinliğin olmaması olabilmektedir, çünkü birçok sıfatta çoklu anlamlar bulunmaktadır. Sonuçta, farklı insanlar kişiliğinin aynı yönünü tarif etmek için farklı sıfatlar kullanabilir ve belki de davranışın farklı yönleri için, aynı sıfatlar kullanılabilmektedir.
3. Üçüncü problem; kişiliğin ölçülemeyen diğer önemli boyutlarının var olabilmesidir. Davranışın önemsiz yönlerinin tanımlandığı ama boyutların ölçülemediği durumlar olabilir.
Ölçekler geliştirilebilir. Paranoyak insanların ne derece paranoyak hislere sahip olduğu ile
ilgili ölçek geliştirmek belki kolaydır ama paranoya, birçok insan davranışında önemli bir
belirleyici değildir.
4. Dördüncüsü bu yaklaşım bize sadece kişiliği tanıtır. İnsanların değişik kişiliklere sahip olmasına, nelerin yol açabileceğini göstermez. Bazı davranışlardan ortaya çıkan özelliklerin varlığını ortaya koyar. Kişiliğin tanımını, davranıştan gelen özellik olarak yapar ve sonra onu davranışı açıklamak için kullanır. Belirli bir özelliğe, onun varlığına bakılır. Doktorlar bunu hep yapmaktadırlar. Şişmiş boğazından (bademcik) kaynaklanan ağrıyla doktora gidersiniz ve boğazlarınızın acıdığı, çünkü sizde bademcik olduğu söylenir. Tabii ki istisnalar vardır, ancak doktor size her şeyi açıklamaz. Semptomları size Latinceye çevirerek söyler (tonsilit=şişmiş bademcikler) ve açıklamayı teklif eder. Benzer olarak, önceki paragrafta Elizabeth’in çekingen ve sakin olduğu ve bunun da diğer insanlardan daha az sosyal olmasından kaynaklandığı çıkarımında bulunulabilir. “Sosyallik özelliği” yardımıyla bu davranışı açıklamak oldukça cazip gelmiştir. Elizabeth neden partilerden kaçınıyor? Çünkü onun “sosyalleşme ve sosyallik özelliği” düşüktür. Bu yanılgıya düşmemek için, “özelliklerin”, onları tanımlamak için kullanılan davranışlardan daha geniş anlamı olduğu hatırlanmalıdır. ”Sosyalleşme, sosyallik” partilere katılmaktan daha geniş bir anlamı içermektedir (“Tonsilit”in, sadece bademcik olarak açıklanması yerine, doktorun onu akut bir bakteriyel enfeksiyon olduğunu, birkaç gün sürebilecek ve penisilin kullanarak tedavi olunabilecek rahatsızlık olduğunu açıklaması gibi). Sosyallik gerekli bir özellik olabilir. Katılımsal bir temeli varsa birey ailesinin bazı hareketlerinden yoğun bir şekilde etkilenmişse veya beynin ya da nörolojik sistemin fonksiyonlarıyla ilgiliyse,” sosyallik özelliği” bireyin gerçek karakteridir. Gözlemlediğimiz davranışların (şişmiş bademcikler, sosyallik kaybı) ortaya çıkmasının nedeni, bireyin gerçek biyolojik/sosyal/gelişimsel/bilişsel özellikleridir. Bunlar, kişinin sosyal toplantılarından kaçınmasını açıklayan, davranışı özet yaparak etiketlemeyen, bazı kaynak özelliklerdir. Bu ipuçları olmazsa, ”özellikler”, davranışı “açıklayan” olmaktansa, sadece, ”tanıtımını” yapan olarak kalacaktır (Davranışı sadece tanıtan, ama açıklamasını yapmayan olarak kalacaktır) (Cooper, 2002).
Kişilik ve davranış genetiği ile ilgili yapılan meta-analitik araştırmada Zuckerman (1991) şu sonuca varıyor;
1. Çoğu kişilik boyutlarının altında önemli bir kalıtsal yön vardır.
2. Kişilik için genetik korelasyonlar yaşam boyunca devam etme eğilimindedir (tıpkı
zihinsel yeteneklerde olduğu gibi).
3. Kişilik özellikleri üzerine çevresel etkiler (paylaşılan çevre) genetik olanlardan çok
daha az önemlidir.
4. Kişisel özellikleri belirlemekte, paylaşılmayan çevre, paylaşılan çevreden daha büyük bir etkiye sahiptir; fakat genlerden daha az önemlidir. (Akt: Chamorro-Premuzic, 2008).

Yapılan açıklamaların ışığında kişilik kuramlarının temel iki amacı vardır. İlki göreceli olarak sabit olan ve tüm insanlara genelleştirilebilen kişilik özellikleri hakkında genel bir tanımlama yapabilmesi ve ikinci olarak da, bireyler arasındaki çeşitliliğin kaynaklarını ve boyutlarını tanımlayabilmesidir.

14 Şubat 2015 Cumartesi

HEDEFİ GÖR-EBİL-ME



"FlorenceChadwick, hem Fransa'dan İngiltere'ye, hem de İngiltere'den Fransa'ya yüzerek Manş denizini her iki yönde geçen ilk bayan yüzücüydü. Bir ideali daha vardı. Catalina Adasından California sahiline kadarki 21 millik mesafeyi yüzen ilk bayan olmak istiyordu. Ama bu iş hiç de o kadar kolay olmayacaktı.
Yılın en sıcak günlerinden 4 Temmuz'da bile, yüzeceği denizin suyu insanın bedenini uyuşturacak kadar soğuktu. Hava o denli sisliydi ki, yüzücü kendisine eşlik eden tekneleri zorlukla seçebiliyordu. Üstelik o bölgede köpek balıklarına rastlanıyordu.
Florence soğuğa ve köpek balıklarına rağmen tam 15 mil yüzdü. Teknede bulunan annesi ve antrenörü "Başaracaksın! Az kaldı!" diye bağırıyorlardı. Televizyonlarının başında onu seyreden milyonlarca insan, başarısı için dua ediyordu. Sonra 5 mil daha yüzdü. Hatta California sahillerine sadece yarım mil kaldı. Teknedekilerin bütün teşviklerine rağmen kendisini sudan çıkarmalarını istedi. Herkes hayal kırıldığı içindeydi. Sadece birkaç kulaçlık bir mesafe kalmışken, başarılı yüzücü vazgeçmişti.

FlorenceChadwick, daha sonra başarısızlığının nedenini şöyle açıkladı;
"Önümde hiçbir şey göremiyordum. Karayı görebilseydim, başarabilirdim!"

Onu durduran ne soğuk, ne on altı saat süreyle kulaç atmanın yorgunluğu, ne de köpek balıklarıydı. Başarısızlığına hedefini görememesi neden olmuştu!

İki ay sonra, Florence yine denedi. Su yine soğuktu, köpek balıkları yine vardı, sis yine her şeyin üstünü örtüyordu. Ama bu defa Florence, sisin ardında bir yerde kıyının olduğunu düşünerek yüzdü hep. Sahili hayal ederek attı kulaçlarını. Ve başardı! "Catalina Kanalını" geçen ilk kadın unvanını kazandı. Hem de erkeklerin rekorunu iki saat farkla geçerek"
Televizyonda bu haberi ilk kez izlediğimde çok ama çok etkilenmiştim. İlk denemesinde başarısız olmasının nedeni ne soğuk su ne köpek balıkları ne de onaltı saat boyunca kulaç atması sonrası kollarında ki yorgunluktu... Başarısız olmasının nedeni hedefini görememesiydi.
Sevgili sınavlara hazırlanan öğrencilerim; hedef belirlemek çok önemlidir. Ancak hedef belirlemek kadar karşılaşılan zorluklarla da yılmadan mücadele etmek ve hedefi an gelip göremesek bile o hedefin, o kıyının orada olduğunu bilerek mücadeleye devam etmek gerekiyor.

Hedef belirlemenin faydalarını maddeler halinde yazacak olursak;
1-İnsanlar hırslı hale gelir ve motive olurlar. Amacı olanlar amaçlarına ulaşmak için hep heyecan duyarlar.
2-İnsandaki potansiyel gücü ortaya çıkarır.
3-Beynin bir işi yapmaya yönelik çalışmasını artırır.
4-Hedefler insanda iradenin, iç disiplinin gelişmesini sağlar. Örneğin üniversiteyi gerçekten kazanmak isteyen uykusundan fedakârlık eder ders çalışır; futbolcu olmak isteyen başka şeyler yapmak varken antrenman yapar. Yani hedefler insana yapması gerekeni yaptırır.
5-Davranışlarımızı etkiler. İnsan artık davranışlarını hedeflerine uydurarak yaşar.
6-İnsanın mutlu ve umutlu olmasını sağlar. İnsanın geleceğe yönelik umudu şimdiki hedefleridir.
7-İdealist olmayı öğretir. İdealist insan belli bir hedefi ve amacı olan, bu amaç için çalışan insandır.

I. Murat, I. Kosova Savaşı’nda şehit olurken son nefesinde şu sözü söylemiştir.
-Attan inmeyesünüz.
Sizce, I.Murat’a ölümü unutturan ve bu sözü söyleten şey nedir? Elbette idealinin ve hedeflerinin olması…

YALNIZLIK PSİKOLOJİSİ



Dünya dünden daha kalabalık… Her geçen günde daha da kalabalıklaşmaya devam ediyor. Yalnız olmamak çevremizdeki insanlarla mı ilgili?  Peki ya bu kalabalıklığın ortasında yalnız kalanlar…
Geçenlerde danışmanı olduğum bir danışanım: “ Dayanacak halim kalmadı. Etraf çok kalabalık, insanlar, gürültü…. dayanamıyorum artık bu şeylere. Ruhum sanki sıkışıyor. Bu şehir üzerime üzerime geliyor. Çevremdeki tanıdığım tanımadığım herkesten, her şeyden uzakta kalmak, yalnız olmak istiyorum.  Sadece kendimle baş başa kalmak istiyorum. Sözün özü hocam, yalnızlığı özlüyorum” demişti. 
Yalnız olduğundan şikayet eden başka bir danışanımla telefonla görüştüğümüzde: “ şu an evde tek başınayım ve sıkıntılıyım. Sanki panik durumundayım. Panik olmamın nedeni evde tek başına olmam değil, bu koca şehirde yalnız olmam. Çok korkuyorum ve bundan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Bu koca şehirde yaşamama rağmen resmen rüzgarda savrulan bir ot gibiyim. Ve çok yalnızım. Korkuyorum! Gittikçe daha da yalnız oluyorum, yalnız kalıyorum…” demişti.
Danışanımla telefonu kapattıktan sonra, bu koskoca kentte insanların birbirlerine yabancılaşmalarını ve kalabalık yalnızlığının nasıl bizi ele geçirdiğini düşünürken, bir ulusal gazete, Haydar Ergülen’in bir paylaşımı dikkatimi çekti. Bakın ne diyordu?;
“Sizde fazla mavi var mı?,
Fazla bir gökyüzü,
Fazla bir cumartesi,
Fazla bir gülüş?
Sizde fazla bir hayat var mı?”
Ne güzel diyordu. Bu karmaşık, çıkar örüntüsüyle dolu yaşadığımız kentlerde ihtiyacımız olan duyguları, eksikliğini hissettiklerimizi dile getiriyordu, haykırıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri'nde zengin ve fakir öğrenciler arasında yapılan bir araştırmada, fakir öğrencilerdeki yalnızlık ve depresyon hissinin, zengin öğrencilerden daha fazla bulunması dikkati çekmiş ve fakir öğrencilerde görülenin, duygusal yalnızlık olduğu tespit edilmiştir. Bu tür yalnızlık, milletlerin karakterlerine göre değişmektedir. Aynı araştırmada yabancı öğrenciler de incelenmiş ve neticede, yabancıların sosyal yalnızlık içinde oldukları saptanmıştır.
Bu araştırmanın bizi ilgilendiren kısmı şu; sosyal hayatta toplum içinde yabancı olmanın bir semptomu olan bu yaşadığımız, hissettiğimiz yalnızlık.
Kentlerde yaşayan bizler için yalnızlık, birçoğumuzun yaşadığı, yaşamak istediği, bir kısmımızın da yaşamak isteyip de yaşayamadığı bir duygu….
Bu kalabalık içerisinde nefes almak isteyenlerden çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir hocam geçenlerde “küçük ev, az eşya, az insan” demişti.
Kent yaşamında kimimiz, yoğun hayat temposu, monotonlaşan hayat, iş yükü gibi durumlardan bıkmış, yalnızlığı arayan, yalnız kalıp bedenimizi ve ruhumuzu dinlendirebileceğimiz bir mekan ararken, kimimiz de koskoca şehirde, yığınla kalabalık arasında kendimizi yapayalnız ve çaresiz hissediyoruz.
Kent yaşamanın bir anlamda karanlık ve aydınlık yüzü olmuşuz. Karanlık yüzünde olanlar aydınlığı, aydınlık yüzünde olanlar ise bir süreliğine dahi olsa karanlığı arzuluyor. Bir yanda kendiyle baş başa kalmaya susamış ruhlar, diğer yanda yalnızlıktan şikâyetçi insanlar…
Burada “yalnızlık sendromu” dediğimiz bir duygu durum bozukluğu da oluşabiliyor kimi bireylerde. Yalnızlık sendromu, kişinin günlük hayata motivasyonunu engelleyen depresif bir halidir. En belirgin duyguları, kendini değersiz hissetme ve koyu bir mutsuzluk duygusudur.
Yalnızlığı aşmanın yanıtı, “neden nefes aldığımızın farkına varmak” başta olmak üzere, yaratıcı ve amaçlı olmakta yatmaktadır. Yalnızlık, zaman denen çok değerli hazineyi etkin ve ekonomik kullanmakla aşılabilir. İnsan yalnız doğmakta ve yalnız ölmektedir. Doğumla ölüm arasındaki geçen, yaşam dediğimiz zaman süreci içindeki kurulan dostluklar, arkadaşlıklar, bir sürü kalabalık eğer içlerinde üretkenliği barındırmıyorsa, birey yine doyumsuz ve yalnız kalmakta ve kalabalığın içinde kendini çaresiz hissetmektedir.
Her şeyin belki de belli oranda yaşanmasıdır güzel olan. Yalnızlık da aynen öyle bir duygudur işte. Belli bir oranda, kıvamında yaşandığında yalnızlıkla ilgili şikâyet eden göremeyiz.
            Sağlıklı yalnızlık, insanı iç dünyasına yönlendiriyor. Kişi yalnız kaldığı zamanlarda hayatını, hayattaki gidişini, artılarını-eksilerini, kaybettiği değerleri fark edebiliyor. Zamanın akışına kendisini kaptırmaktan ve günübirlik yaşamaktan sıyrılarak hayata daha anlamlı bir şekilde bakabiliyor. Kısacası, yalnızlık dengeli yaşandığında raydan çıkan hayatımızı ve düşüncelerimizi tekrar rayına oturtacak zemini bizlere sunuyor. Bu duyguda denge sağlanamadığında ise psikolojik hastalıklar meydana çıkıyor. Aşırı yalnızlık insanda olumsuz düşüncelerin yeşermesine çanak tutarken, yalnız kalamamak ise insanı depresyona sürüklüyor. 
Kent yaşamında, yalnızlığı arzulayan ya da yalnız kalan “bizlere” baktığımızda çözüm; insanların tecrübe etmekte olduğu ve çoğu zaman bilinçsizce özdeşleştiği "benlik" durumlarını bir kenara bırakıp, bunları aşan ve benlik durumlarına "göre" değil, onlara "rağmen" kişinin kendi üzerinde bilinçli farkındalıkla çalışabileceği bir varoluş imkânını hatırlatmayı hedeflemek olabilir. Yalnızlık yaşayan insanın otomatik olarak dış dünyaya ve dışsal olana odaklı seçici dikkatini, kendi içine ve sürekli tekrarlayan mekanizmasına yöneltmesini sağlamalı böylece bireylerin farkındalıklarını artırmalıyız.
Yalnız kalmak isteyenler ya da yalnız olduğundan şikayet edenler, kendinizi ve çevrenizdekileri; hakikatleriyle tanımlamaya çalışmalı ve buna uygun bir perspektif ve taşları bu hakikatin prensiplerine göre doğru yerlere oturtulmuş bir insan anlayışı üzerinden ele almak faydalı olacaktır.

Mehmet Alper YOLCU